
Yazan: Selim İleri
Manavlarda, tezgâhlarda koca koca narları gördükçe şimdi nar vakti diyorum ve nar taneleri gibi bir dolu narlı çağrışım çıkageliyor.
Biraz zorlasam, altmış yıl öncesi diyeceğim; öylesine eski bir zaman. Yemek odasıyla sofa karışımı bir oda. Ortada yemek masası, çevresinde iskemleler. Sağda bir divan; çocuk divana yatırılmış. Karşı tarafta küçük bir masa, üstünde radyo. (İstanbul Radyosu o yıllarda belli saatlerde yayın yapıyor. Şimdi açsanız hırıltıdan ibaret.) Hemen bitişiğinde siyah maroken koltuk. Koltukta oturan anne masal okuyor.
Çocuk her öğle bu masalları beklerdi, öğle uykusuna yatırılan çocuğa ille masal okunacak. Dev anaları, kel oğlanlar, peri kızları, masal padişahları, sağa dönse dayak, sola dönse kötek yetimler, korkunç üvey anneler, iyi kalpli nineler, süt nineler bu masallarda belki hâlâ koşuşup duruyorlar.
Çocuk gözlerini kapayınca, onları artık tek başına yaşatırdı. Aslında uyumaz, uyuyor gibi yapar, masalların kişileriyle yeni masallara kaçıp giderdi.
Bir tekerlemenin başı gibi şu söz yankıyor:
"Nar tanesi... nur tanesi..."
Ne narı, ne nuru bilirdi çocuk. Ama ikisini de çok merak ederdi. Zaman, mevsim, yazmış herhalde.
Derken sonbahar geldi. Çocuğun hatırladığı ilk sonbahar. Cihangir'de oturuyorlardı. Erken günbatımlarında, camekân önünde büyücek ampulünü yakan manav: Çocuk orada ilk kez narı gördü. Meşinli bir meyveydi çocuğa göre nar. Gerçi henüz meyve olduğunu bilmiyordu.
"Nar çıkmış, sonbahar gelmiş..." dediler. Nar evde meyve oldu. İkiye bölününce binlerce yakut tanesiyle açılıverdi. Yakutların bazıları kıpkırmızı, bazıları pembe, lâl rengi. Yakutlar birer ikişer çiğneniyor, hem buruk hem tatlı, çıkır tıkır bir çekirdek. Masaldaki nar şimdi yemek masasındaydı.
Narla maceram böyle başlamıştır.
Sözcük dilimize Farsça'dan gelmiş; Hintçe'den gelmiş olabileceğini ileri sürenler de var: Nargillerden bir ağaç ve onun meyvesi.
Arapça'daysa, dilimizden biraz uzaklaşıp gitmiş bir de şapkalı nar var. Şapkalı narın od, ateş anlamları yanı sıra cehennem anlamına geldiğini de hatırlatmak gerekir. Sonra, ateş gibi yakıcı şey anlamına geliyor. Falanın filanın nârına yandım dediniz mi, o kişi yüzünden adamakıllı zarara uğradığınızı söylemiş oluyorsunuz.
Bizim şapkasız nar o kadar tehlikeli değil. Bütün tehlikesi, güzelliğiyle sizi her an büyüleyecek olması.
Narı önce kabuğuyla yaşamak gerekir. Elmanın, şeftalinin kabuğuna bayılırım. Ama nar kabuğu kadar bir mevsimi söyleyen başka meyve yoktur. Gerçi yeşil erik, çağla, ikisi de yemyeşil ilkbaharı söyler ama, tekdüzelikle. Nar bambaşkadır. Nar kabuğunda sonbaharın, hatta kış başlangıcının bütün renkleri hızlı hızlı gezinip durur.
Şurada sararmış çınar yaprağını, ötede kızarmış sarmaşığı, beride yosun yeşilini, az ötede turuncuyu yakalarsınız. Hatta kahverengi benekler: Sanki yaprak dökümünden sonra yağmur yağmış. Bu ıslak sonbahar yaprağına kim bilir nerelerden, nelerden bir tozpembe yürüyüverir. Derken solar, âdeta kaygılanır. Dikkatle bakın, kar beyazı noktaları, incecik kılcal damarları göreceksiniz.
Ya o taç?! Narın tek başına bir krallık gibi duyumsanmasına yol açar o taç. Sanki bir ülkedir ve her yeri sonbahar sarmıştır; bir güz ülkesi. Neyse ki öyle hüzünlü bir sonbahar değil; tam tersine, yazdan vazgeçmemekte direten bir çılgınlık, direniş, isyankârlık...
Ben bunu gayet yakından izledim. Teşvikiye'ye taşınmıştık. Arka bahçeler öbeğinde nar ağacı vardı. İki üç metrelik genç bir ağaç. Ansızın kıpkırmızı çiçeklerle donanır. Dilimizin en güzel renk adlarından biri olan 'narçiçeği kırmızısı'nı siz o ağaçta görecektiniz. Bahçedeki nar ağacı, çiçeklenir çiçeklenmez, yazda kalmaya devam edeceğini, inat edeceğini hemen söylerdi.
Yalnız şiiriyle değil, düzyazısıyla da bütün bir dönemi etkilemiş Ahmed Hâşim, sonbaharın "meyveler mevsimi" olduğunu söyler. Böyle yaklaşınca da "hakikî bahar"ı sonbaharda, güz mevsiminde bulur. Ekliyor:
"Taa eski asırlardan beri şiir, sonbahar meyvelerini bin bir şekilde teganni edip durmuştur. Bütün Arap, Acem, Yunan ve Latin edebiyatlarında üzüm en itinalı mevkii işgal eder. Théocrite ve Virgile, inciri üzüm kadar lezzetle anlatırlar. Denilebilir ki, klasik edebiyatın başlıca meyveleri üzüm ve incirdir. Nar, bilhassa eski Yunan ve Latin edebiyatında mukaddes bir meyvedir. Nar ağacı cehennem ilâhesi Proserpine'in ağacıdır. Onun için çiçekleri ateşlenir, taneleri yakuta benzer."
Ilıman iklim ağacı nar, Hades'in dünyasında meyvesiyle baştan çıkartıcıdır. Roma dininde, Ahmed Hâşim'in Proserpine dediği Proserpina, eski Yunan'ın ölüler ülkesi ecesi Persephone'nin karşılığıymış. Persephone, Hades tarafından kaçırıldığında yakut nar tanesini tadar ve meyveyle büyülenir. Annesi Demeter'in, babası Zeus'un "Geri dön!" yalvarışlarını işitmez bile. Nar bir sevgi, aşk büyüsü olup çıkmıştır.
Herkes nar yüzünden öylesine tutkular, tutkunluklar yaşar mı bilmem. Ne var ki bir kış sabahı narın ekşimsi tatlımsı pekmeziyle esriyip gittiğimi hatırlıyorum. Adapazarı'ndan bizi ziyarete gelen Dadı Kalfa bu kez de bir küçük teneke nar pekmezi getirmişti. Öteki pekmezlere hiç benzemeyen, bambaşka bir lezzet.
Narın meyvesinden hiç mi hiç hoşlanmayanlar da söz konusu. Bir arkadaşım vardı, narın kabuğundan sıyrılmasını külfetli iş sayardı. Bir avuç tane ve o buruk tat için onca çabayı gereksiz bulur, bizim nar yiyişlerimizi sarakaya alırdı...
Narla ilintili bir maceram Adana'ya kadar uzanıyor. Hangi mayıstı, Adana'ya yaz çoktan gelmiş, buram buram yaz gecesi. Bahçe içindeki lokantada değişik değişik salatalar, mezeler, bir de o söz: Nar ekşisi! "Nar ekşisi sever misiniz?"
Nar ekşisinin tadı damağımda kalıyor, salatada gezdiriyoruz, ezmede gezdiriyoruz nar ekşisini, ince bulgurlu maydanozda. Nar meyvesinden ezilerek ve kaynatılarak elde edilirmiş. Yemeklere lezzet kaynağı. Ama bir yandan da enerji deposuymuş. Kış aylarında soğuk algınlığından korurmuş. Ertesi sabah, onca sıcakta, çarşıya gidip bir şişe nar ekşisi almıştık. Uçakta dökülür, kırılır diye ödüm kopmuştu...
Nar ekşili nohut salatasının tadı damağınızda kalır. Haşlanmış, zarı çıkartılmış nohuta maydanoz, dereotu, taze soğan katın, karıştırın, küp küp domatesler ekleyin. Zeytinyağı, limon suyu, nar ekşisi, dövülmüş sarımsak ve pul biber karışımı sosu dökün. Ilıkken sofraya getirin. Beğenmeyen çıkarsa, zevksizliğine verin.
Bir de 'narlı rüya'm var:
Yine sonbahardı. Çocukluğumun manavlarında gördüğüm nar, yine manav camekânındaydı. "Nar çıkmış, sonbahar gelmiş..." sözü kulaklarımda yankıdı mı, bilmiyorum. Ama narın sonbahar alacası kabuğuna yine vurulup kalmıştım.
O gece bir rüya gördüm. Nar ağaçlarının bahçesinden geçiyormuşum rüyada. Bu ağaçların bazılarında narçiçeği kırmızısı çiçekler, bazılarında tombul meyveler. Derken karşıdan, öğle uykusu masallarımın unutamadığım kahramanları geliyormuş. Çocuk değilmişim ama, şimdiki yaşımda da değilmişim. Henüz gençmişim. Genç Selim'le masal kahramanları kucaklaşıyor, narlar ve çiçekler birden bir çocuk şarkısı söylemeye başlıyorlarmış...
Dingin, erinçli, mutlu uyanmıştım.
Bu 'masal rüya' ömrümün en güzel rüyalarından biridir.
Ben nar sevenlerdenim. Ya siz?