Od
| Kitabın Adı | Od |
| Kitabı Hazırlayan | İskender Pala |
| Yayın Evi | Kapı Yayınları |
| Türü | Roman |
Her yazdığı romanla yüz binlerin kalbini feth eden İskender Pala yeni romanı ‘OD’ ile yeniden okurlarını selamlıyor. Od bir Yunus Emre romanı. Gök kubbemizin her zaman parlayan ve hep çok sevilen, şiirleri gönülden gönüle dolup dilden dile dolaşan Yunus Emre, bu kez OD’un ana kahramanı. İskender Pala’nın ilim ve kültür adamı olmasının yanında, yazar kişiliğinin imbiğinden geçirilerek aşkın tahtına bir kez daha oturtuluyor.
13. yüzyılın her bakımdan kavruk ve yanıp yıkılan ortamına Yunus Emre’nin gelişi tarihi atmosfer içerisinde hakiki anlamına kavuşturuluyor. Yıkıntılar ve yangınlar içinden bir gönül ve bir insanlık anıtının inşa edilişi cümle cümle anlatıyor ve elbette kalbe dokuna dokuna yol alıyor. Romanın her sayfasında Yunus’un hamlıktan saflığa geçişi okunuyor.
Biliyorum,
“Biz bu ilden gider olduk, kalanlara selam olsun,” demişti…
Yine Biliyorum,
“Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun.” demişti…
Ve Sevgili’ye gittiği o geceden sonra adının dilden dile,
Aşkının gönülden gönüle dolaştığını da biliyorum…
Şimdilerde ona kimisi Âşık Yunus, Miskin Yunus…
Derviş Yunus…Varsın onu da desinler.
Ve Türk yurtlarında, onu en çok “Bizim Yunus” diye çağırırlar.
Biliyorum…
Ten fânidir, can ölmez
Çün, gitti geri gelmez
Ölür ise ten ölür
Canlar ölesi değil
RÖPORTAJ
Aksiyon Dergisi - Murat Tokay
Mevlânâ, Hacı Bektaş, Şeyh Edebali gibi değerlerle aynı yüzyılda yaşayan Yunus Emre’nin “Bir garip ölmüş diyeler” dizesinde olduğu gibi ihmal edildiğini düşünen İskender Pala, “Od’u onun için yazdım.” diyor.
İskender Pala, şiirleriyle, ilahileriyle hayatımızda hep olan fakat hakkında çok az şey bildiğimiz Yunus Emre’yi yazdı. Taptuk Emre’nin yanında odun taşıyarak “pişen” bizim Yunus’un romanına da Od (Kapı Yayınları) ismini verdi. 100 bin adetlik birinci baskı ilk haftada tükendi. Modern bir menâkıbnâme olarak da okunabilecek romanda Yunus ile birlikte büyük bir insanlık fikrinin yeşermesi anlatılıyor. Mevlânâ’dan Barak Baba’ya, Hacı Bektaş’tan Turakçın Baba’ya, Temür Alp Ata’dan Tapduk Emre’ye Anadolu’yu sabır, aşk ve inanç mayasıyla kuranların hikâyesi dile geliyor. Romanda Yunus Emre’nin Yunus Emre olmasında Hacı Bektaş ve Mevlânâ’nın yankılarını da buluyoruz. Yunus Emre’nin Sitare, diğer ismiyle Elif’e duyduğu aşk da önemli bir yer tutuyor kitapta. Beşerî aşktan ilahi aşka yürüyen Yunus’un ayak izlerini buluyoruz. Kitaba “Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin” dörtlüğünü epigraf olarak alan İskender Pala ile Yunus ve romanı Od’u konuştuk.
– Romanı okuyup bitirdikten sonra Yunus Emre’yi tanımadığımızı fark ettim. Şiirleri, ilahileri ile hep hayatımızda olan Yunus’un biyografisini çok az biliyoruz. Romanın çıkış noktası bu az bilinirlik mi oldu?
Yunus, lise kitabında küçücük bir biyografi olarak karşımıza çıkar. Orada şair kimliği ile vardır ve sıradan bir şair gibidir. Akademik seviyede tekke edebiyatı içerisinde önemli bir figürdür. Eğitimin dışındaki dünyada ise Yunus hepimizin zihninde herkese farklı bir pencereden hitap eden büyük atalardan biridir. Evimizin çocuğu gibidir, yakın hissederiz. Bizim Yunus’tur o. Buna rağmen hayatı hakkında ne biliyoruz diye hafızamızı yoklamaya kalktığımızda çok bir şey bilmediğimizi görürüz. Yunus’un bilimsel olarak bize intikal eden bütün hayat bilgisi bir A– 4 sayfasının yarısı kadardır. Çünkü 13. yüzyıla ait yazılı kaynaklarda hakkında birkaç kırıntı bilgi vardır. Menâkıb geleneğine baktığımızda da Yunus’un menkıbeleri farklı farklı biçimde anlatılır. Bütün fıkralarda Nasreddin Hoca neyse bütün menkıbelerde ve ilahilerde pek çok kişinin şiiri, ilahisi, menkıbesi Yunus’unkine karışır.
– Yunus’un şair kimliği öne çıkarılsa da pek çok kimliğinin olduğunu biliyoruz.
Evet. Yunus’u öğrenmeye kalktığımızda birkaç kimlik çıkar karşımıza. Sol gelenek Yunus’u sosyalist ve hümanist bir kimlikle algıladı ve öyle görmek istedi. Evet, Yunus’un bir hümanist tarafı mutlaka var. Çünkü yaşadığı çağın en büyük ihtiyacı insan sevgisidir. İnsanı sevmek ve insanı önemsemek tamamen yoksullaşan bir çağın en belirgin sûfi söylemidir. Öbür taraftan Yunus bir mürşittir. Onun mürşit olduğunu görmezden geliriz, yahut bilmeyiz. Öyle mürşit ki bir derviş tevazuunda mürşit... Onun derviş Yunus olması mürşit kimliğini daha da yüceltir. Yunus’un bir başka kimliği şair kimliğidir. Bir başka kimliği müsamahakâr insan kimliğidir. Yunus, bütün kimliklerin ötesinde, bu ülkenin medeniyet ve kültür kuramcılarından biridir. Çünkü yazdığı şiirlerin her birinde bir medeniyet saçaklanır. Bir Anadolu sökülür gelir. Yunus’u biliyor muyuz sorusunun cevabı aslında çok zor. Bir Yunus yok. Bir bünyede toplanmış çeşitli kimlikler var. Bu kimliklerin her biri bugün bizim ihtiyaç duyduğumuz reçeteleri içerir.
– Yunus’un şu dizelerini epigraf yapmışsınız: “Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin”. Bu alıntı bize ne söylüyor?
“Bir garip ölmüş diyeler” dizesi bana oldum olası çok dokunmuştur. Çünkü onun garip kaldığını düşünürüm.
– Neden garip kalmıştır?
Layık olduğu yerde değildir Yunus. Bizim Yunus olmak dolayısıyla herkes onu sahiplendiğini düşündüğü için ihmal etmiştir. Mevlânâ ile Yunus’u bir terazinin iki kefesine koysanız biri diğerini ağdırmaz. Ama Mevlânâ hakkında yapılan araştırmalar, çalışmalar, sempozyumlar, sanat faaliyetleri, UNESCO’nun bütün dünyaya yaydığı Rumi imajı, Mesnevi’nin birkaç dile çevrilmiş olması gibi sebeplerden o terazinin kefelerinden biri çok yükseklerde durur. Mevlânâ ile aramızda bir dil engeli vardır. Farsça söylediği için biz onu mütercimlerin zihinlerinden öğreniriz. Yunus’la aramızda ise hiçbir perde yoktur. Direkt kalbimize söyler. Yunus Emre’nin o yüzyıla değer katan insanlar silsilesinde diğerlerinden daha garip kaldığını düşündüğüm için bu romanı yazdım. Bu roman sayesinde inşallah Yunus’un hayatını merak eden, söylediklerinin altındaki derinliğini keşfetmek isteyen gençler olacak. Böylece Yunus daha fazla tanınacak. Burada bir cevher var ve bu cevherin ışığından yararlanalım diyorum.
Son yıllarda Mevlânâ’dan ve tasavvuftan beslenen birçok roman yazıldı. Yeni Yunus çalışmalarını okuyabilir miyiz yakın gelecekte?
Yeni çalışmalar mutlaka yapılacaktır. Aslında bunun devlet eliyle yapılması muhtemel. Bir Yunus Emre Enstitüsü kuruldu biliyorsunuz. Yurtdışında değişik yerlerde var. Sadece ismi enstitü. Bir Cervantes Enstitüsü, bir Goethe Enstitüsü gibi çalışmıyor. Türkiye’nin turizm tanıtımını yapan bir birim olarak çalışıyor. Ama kuruluşunun esasında şu var: Yunus’u bir dünya değeri olarak ele almak ve onu dünyaya tanıtarak Türk kimliği, Türkiye’nin varlığını tanıtmak. Yunus Emre bizi Türk cumhuriyetleriyle tek fikir etrafında buluşturabilecek bir çimentodur. Bütün Türk cumhuriyetlerine hitap eden bir kimliktedir. İkincisi bu çağın bütün sancıları, bütün hastalıkları Yunus’un şiirleri içerisinde reçetelendirilmiştir.
– Nedir bunlar?
Bugün insanların en fazla ıstırap çektikleri şey çatışmalar, savaşlar. Yunus barışı anlatır. Bugün insanların en fazla şikâyetçi olduğu nedir? Kaş çatmalar. Yunus gülümsemeyi anlatır. Bugün insanların en zarar gördükleri şey dayatmalardır. Yunus hoşgörüyü ve müsamahayı anlatır. Çağın bütün hastalıklarını Yunus tek tek ortaya koyuyor. Ve bu hastalıkların dermanlarını da söylüyor. Öyleyse Yunus evrensel bir kimlikle bütün dünyaya Türkiye’nin adını duyurabilir. Böyle bir cevherimiz var. İngilizler, İngiliz kimliğini Shakespeare ile bütünleştirerek bir hegemonya oluşturuyorsa biz de Yunus kimliği ile kendimizi anlatabiliriz. Ayrıca dünya hastalıklarına çaredir Yunus. Bir devlet politikasına dönüştürülebilir bir şeydir.
– Romanı okurken menâkıbnâmeleri hatırlıyoruz. Kullanılan teknik, romanı kolay okunur kılıyor. Od için modern bir menâkıbnâme diyebilir miyiz?
Tam da öyle. Ben roman tarzında modern zaman menâkıbnâmesi yazdım. Bölüm başlarındaki özet bilgiler, etiketler eski kitaplardandır. Bunlar menâkıbnâme geleneği içinde görülebilecek şeyler... Bugün Harry Potter’larla, Yüzüklerin Efendisi’yle büyüyen bir nesil için bir menâkıbnâme okumak artık bir ihtiyaçtır.
– Ama benzer çalışmalar yapılmıyor. Gençlerin okuyacağı yerli eser yok denecek kadar az.
Nasipse Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ı üzerine bir roman yazmayı düşünüyorum. İnşallah nasip olur. Orada ben evliya menkıbelerini anlatmak istiyorum. Ey gençler, Batı’dan bu tarzda hikâyeler okuyorsunuz. Bunun dik âlâsı var bizde. Sizin atalarınız çok güzel örneklerini verdi. Ateş denizinden mum gemileriyle geçen Hüsn ü Aşk kahramanları tam da budur zaten.
– Yunus’a tekrar dönecek olursak. Yunus’un şiirleri o dönemde Anadolu coğrafyasına, hatta Orta Asya’ya kadar nasıl yayılıyor? Kitaptan öğreniyoruz ki Yunus hayattayken şiirleri dillerde?
Şöyle bir coğrafyadan bahsediyoruz: Tokat, Amasya, Sivas, Konya hattı... Bu hattın batısında Bizans devleti, doğusunda karmakarışık bir yapı. O döneme ait Türk boylarının çeşitli yerlerde devletçikleri var. Selçuklu devletinin kan kaybettiği bir dönem. Moğol istilası yukarıdan insanları Anadolu’ya, bu hatta yığmış. Daha önce yüz kişinin yaşadığı bölgeyi beş yüz kişi paylaşmaya başlamış. Bu da kavgaya yol açmış. Kıtlık baş göstermiş. Kuraklık ve şiddetli kışlar da üstüne inmiş. Bir taraftan Moğol zulümleri, öbür taraftan haçlı şövalyelerinin artıkları, Alamut fedaileri, Bizans’ın soğuk nefes denen eşkıyası… Hepsi aynı coğrafyayı paylaşmaya çalışıyor. En ucuz şey insan hayatı. Şiddetin, haksızlığın, vahşetin kol gezdiği bir coğrafyadan bahsediyoruz. Böyle bir coğrafyanın üzerinde Yunus diye bir adam kendine bir misyon biçiyor. Kavgayı barışla, kini sevgiyle, yoksulluğu gönül doygunluğu ile yenelim diyor. Maddi olan her şey gitmiş, bütün el açacak kapılar tükenmiş. Tek kapı kalmış; Allah’ın kapısı. Yunus bu alanda yürüyünce ömrünün belirli bir kısmı hamlıktan kurtulmakla geçiyor. Pişme hâli 60 yaşına kadar devam ediyor. Sonra yanma hâli gelince ışık saçmaya başlıyor. Bu dönemde coğrafya genişliyor.
– Yunus gezmeye 60’ından sonra mı başlıyor?
Bir şiirinde diyor ki: Gezdim Rum ile Şam’ı / Yukarı illeri kamu / Aştık elhamdülillah… Yunus bütün yukarı illeri, Azerbaycan’a ulaşan tarafları gezmiş. Şam’ı, Halep’i, Amasya’yı, Tokat’ı… Geçtiği her yerde insanları tamir ederek geçiyor. Bazen tek öküzle çift sürmeye çalışan bir adam görünce boyunduruğun öteki deliğine başını koyuyor, çiftini sürüyor. Bazen bir köye varıyor, köyün bir savrulmuşluğu var. Orada üç gün kalıyor. İnsanları birbirine bağlıyor, ondan sonra ilerliyor. Aslında gezmiyor, görev yapıyor. Taptuk Emre ona yürü diyor. Ya tahammül, ya sefer… Sefer, irşad demek. İrşad kastıyla geziyor. Nerede irşada muhtaç bir kul görürse bir ay mı altı ay mı ne kadar ihtiyaç varsa kalıyor. Allah yolunda seyahat ediyor.
– Yunus’un yaşadığı yüzyıl Anadolu’nun mayasının karıldığı bir dönem. Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre, Şeyh Edebali gibi atalar aynı çağda yaşıyor. Bunu nasıl okumalıyız?
Madde bakımından her şeyin sıfırlandığı bir dönem. Yokluk, yoksulluk, kan, savaş… Kimsenin kimseden isteyeceği bir şey yok. Karınların aç olduğu bir çağda gönüllerin doygun olmasına çalışmak insanlara bir tesellidir. Maddenin tükendiği bir dönemde el tanrıya açılır. O kapı hep açık. 13. yüzyılda her şeyin sıfırlandığı bir noktada birdenbire insanların maddi yoksunluklar içindeki hayatını manevi zenginliklerle donatmak isteyen Alperenleri görürüz. Hacı Bektaş, Ahi Evran, Taptuk Emre, Mevlânâ, Yunus Emre, Ahmet Fakih, Şeyh Edebali, Geyikli Baba… Bütün bunların hepsinin o coğrafyayı ihya hareketini görürüz. İşte Anadolu’nun mayası orada atılır. Osmanlı’nın kurulması da İstanbul’un fethi de aynı mayanın ürünüdür. Yunus, 7 asırdır kendi mayamızdan nesiller veriyor.
– Romanda Yunus Emre, Taptuk Emre’den önce Hacı Bektaş’a gidiyor. Bu, kaynaklarda mevcut mu?
Menkıbelerde geçiyor. Yunus Emre’nin Hacı Bektaş çizgisinde olduğu aşikâr. Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu kültüründe önemli bir yeri var. Kimi araştırmalarda Hacı Bektaş’ın yaşadığı yıllar farklı gösteriliyor. Yunus’tan daha sonraki yıllarda yaşadığı da söyleniyor. Fakat menkıbede Yunus ile Hacı Bektaş’ın karşılaşmasını okuyoruz.
– Romana Od ismini koyarken neyi düşünmüştünüz?
Çok anlamlı bir ad. Çünkü od olmazsa oda olmaz. Önce ateş yanacak, sonra ocak olacak. Ocak yurda dönüşecek…
– Peki, romanda anlatılan hikâye ne kadar gerçek? Yunus’un eşi, çocukları hakkında bilgimiz var mı?
Konuşmamızın başında söyledik ya. Yarım sayfa bilgi var. Yarım sayfalık bilgiyi siz bir romana dönüştürecekseniz, çeşitli kurgular yapmanız lazım. Ben kurguyu yaparken prensiplerini şöyle koydum. Birinci kural olarak dedim ki: İnsanların gözündeki Yunus Emre kimliğini bozmayacağım. Cengaver bir Yunus yazıp bozabilirdim. Bizim bildiğimiz derviş böyle yaşamış diyebilirdi insanlar. İkinci kuralım şuydu: İnsanların bildiklerini zannettikleri şeyin aslında ne kadar derin olduğunu anlatacağım. Bu iki kuralı uyguladım. Bu da şunu getirdi. Yunus hakkında kırıntı bir bilgi var ise o kırıntıyı kurgularla çoğaltmak. Yunus Emre’nin İsmail adında bir oğlu olduğu, Karaman’da bir köyde oturduğu, orada babasının yolunda irşad yaptığı kaynaklarda geçiyor. Ben İsmail’den bir baba oğul hikâyesi çıkarttım. Yunus’un karısının adı Elif miydi, ona kendisi Sitare mi demişti. O benim kurgum. Ama bu kurgudan Yunus Emre’nin biyografisi süzülebilir.
– Od’da Mevlânâ ile Yunus’un karşılaşmaları ile ilgili de bir bahis var. Mevlânâ diyor ki: Sufilik yolunda hangi makama erişmişsem, şu Türkmen kocası Yunus’un ayak izini orada gördüm.” Böyle bir karşılaşma, konuşma kaynaklarda var mı?
Mevlânâ’nın böyle dediği menkıbe rivayetlerinde anlatılır. Yunus’un da şöyle bir şiiri var: “Mevlânâ Hüdavendigâr bize nazar kılalı / Onun görklü nazarı gönlümüzün aynasıdır.” İkisi de birbirine sitayişkâr ve iltifatlı davranıyor. Ben de Yunus’un şiir yazmaya başlamasını Mevlânâ’yla görüşmesinden sonra romanda gösterdim.
– Sizin bütün romanlarınızda mutlaka aşk var. Burada Leyla’dan geçme, Mevla’yı bulma faslını okuyoruz…
Okuyucu benim romanımda mutlaka aşkı görmek istiyor. İkincisi de tarihten bir şeyleri görmek istiyor. Ben okuyucumu yanıltmam. Bütün kitaplarımda aşkın bir çeşidini anlattım. Od’da ilahi aşkı anlattım. Kitap biraz da insanlara yaşadığınız aşkları derinleştirin çağrısı yapar. Ve der ki; sizin yaşadığınız aşk Allah’a karşı duyulacak sevgiden daha az da değil, daha yüksek de değil. Falancaya karşı beslediğin sevginin çoğaltılması seni Allah’a götürecektir.
Yunus Emre türbesinin terk edilmişliği bizim ayıbımızdır Türkiye’nin pek çok yerinde Yunus mezarı var. Nerede yatıyor olursa olsun, hiç önemli değil. Onun makamı gönüllerimizdir. Ama cesedinin nerede bulunduğuna dair en önemli emare onun Eskişehir– Sarıköy’de yattığıdır. Sarıköy’de yapılmış mezarlık çok gariptir. Gerek yerel yönetimler gerek merkezî yönetim buraya bir ilgi göstersin. Yunus gibi ihtişamlı bir adamı yolları taşlarla örülü bir türbede yatırıyoruz. Anadolu’nun bir kasabasında âdeta terk etmişiz. Ulaşım oldukça zor, su satın alacağınız bir büfe bile yok. Bir broşür bile bastırılmamış. Yunus, dünyanın sahip olabildiği bütün insanları derleyip toparlasanız (peygamberler hariç), ilk yüzün içine girecek bir değerdir. Yunus’un “bir garip ölmüş diyeler” diye başlayan dörtlüğünü bir keramet olarak algılıyorum. Yunus. ‘Ben garibim, bak hâlime’ dedi. Ben görevimi yaptım. İdareciler de görevini yapsın. Devlet, holdingler Yunus Emre’ye sahip çıksın. Filmler, belgeseller çekilse, müzikaller hazırlansa fena mı olur? Yunus garip kaldı, onu bu gariplikten kurtarmak lazım.
‘Çok satan’ eleştirisi getirenler kıskanıyor! Bir kitabın hem iyi hem çok satan olması beni cezbediyor. Ben iyi olmasına gayret ediyorum. Çok satan olduğuna da seviniyorum. İyi olmasına gayret ediyorum çünkü ben kötü yazdığım zaman az satacağımı biliyorum. Beni geri kalan kısmı hiç ilgilendirmiyor. Birilerinin ya kıskanarak ya da çamur atmak için çok satan ticari olan edebi değildir diyerek kural koymasına takılıp kalmıyorum. Yaptığım iş iyi ise 50 yıl kalır. Daha iyi ise yüz yıl kalır. Kötü ise yedi yıl yıl değil yedi ay bile kalmaz... Ben imza günü yaptığım zaman fuarlar kapanmıyor. Çünkü imza kuyruğu bitmiyor. Işıklar sönecek, hâlâ kuyrukta insanlar var. Ben aşkı anlatıyorum, tarihi anlatıyorum. Kendi kültür ve medeniyetimizi anlatıyorum. Bugünün okuyucusunun ihtiyaç duyduğu şeyler bunlar. İnsanlar kendilerini görmek istiyor, uzak geçmişlerindeki güzelliklerin farkına varmak istiyorlar. Ben çok okunmayı Allah’ın bir lütfu olarak görüyorum. Benim kitaplarım çok okunuyor. O zaman benim bir misyonum ve görevim var. Sorumluluğum da artıyor. Okuyan insanları yanıltmamalıyım. Yunus Emre hakkındaki bir romanı bin kişinin okuması mı, 300 bin kişinin okuması mı bu ülkenin hayrına…
– Bir hedefe göre mi eser inşa ediyorsunuz?
“Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” romanımda insanlara divan edebiyatını öğretmeyi amaçladım. Bir macera romanı yazdım. Romanın son sayfasına geldiğinde insanlar divan edebiyatını öğrenmiş oldular ama okurken bir macera romanı okudular. “Katre– i Matem”de bir devir romanı yazdım. 2008’lerde yaşadığımız dünyanın sadece bugün yaşanmadığını, buna benzer bir izdüşümünün tarihte Lâle Devri’nde olduğunu anlattım. İnsanlar bir polisiye okudular ama tarih öğrendiler. Şah Sultan’ı Alevi– Sünni çatışması bitsin diye yazdım. Birtakım insanların ‘çok satanların edebi değeri yok’ demelerine hiç aldırmıyorum. Onlar çok edebi eser üretiyorlarsa o zaman hiç olmazsa 2 bin satsın kitapları.
Bugünkü durumumu havsalam almazdı! Allah bana Kalû Belâ’da, henüz kaderlerimiz belli olmamışken “Kulum al kader kalemini de kendi kaderini kendin yaz.” deseydi bu kadar güzel yazamazdım. Havsalam almazdı. Bir köyde doğacağım, 6 yaşına kadar çıplak ayakla dolaşacağım, bugün iskarpin giyeceğim! Lambanın ışığında okumaya başlayacağım, şimdi ışıkların gökten yağdığı dönemi göreceğim. Küçücük bir çocukken dünyayı iki dere arasına sıkışmış küçücük bir köyden ibaret zanneden ben, bugün bütün bir dünyayı dolaşacağım. O köyden çıkıp bu ülkenin hayrına, kültürümüze ait birtakım şeyler yapacağım. Çok şükür ruhuma uygun, sevdiğim işi yapan bahtiyar kullardan biriyim. Bu yüzden insanlara yararlı olmaya gayret ediyorum. İşimi yaparken ibadet hazzıyla yapıyorum. İnşallah yaptıklarımdan dolayı sevap alırım.















.jpg)




.gif)








